Siyasette Gerilim Tırmanıyor: Erdoğan’dan Bildiriye Sert Tepki, Salondan ‘Laiklik Kalksın’ Sloganı Yükseldi

Türkiye Siyasetinde Yeni Bir Polemik: Bildiri ve Yankıları

Türkiye siyasi gündemi, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın katıldığı bir etkinlikte yaptığı konuşmayla yeniden hareketlendi. Son dönemde bazı sivil toplum kuruluşları ve eğitim sendikaları tarafından okullardaki manevi ve dini içerikli etkinliklere yönelik eleştirileri içeren bir bildiriye atıfta bulunan Erdoğan, bu bildiriye imza atanları sert bir dille eleştirdi. Konuşmasında kullandığı ifadeler ve salondan yükselen sesler, ülkedeki temel siyasi ve toplumsal fay hatlarından biri olan laiklik tartışmasını bir kez daha alevlendirdi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, söz konusu bildiriyi hazırlayanları “28 Şubat heveslisi bir güruh” olarak nitelendirerek, geçmişin antidemokratik müdahalelerine gönderme yaptı. Bu benzetme, siyasi hafızada derin izler bırakan 28 Şubat 1997 sürecini yeniden gündeme taşıdı. Erdoğan, “Çocuklarımızın okullarda ilahiler söylemesi, milli ve manevi değerlerini öğrenmesi sizi neden bu kadar rahatsız ediyor?” sorusunu yönelterek, eleştirilerin temelinde milli değerlere karşı bir duruş olduğunu savundu. Bu açıklamalar, Türkiye’de eğitim sistemi üzerinden yürüyen değerler ve yaşam tarzı tartışmalarının ne denli merkezi bir konumda olduğunu gözler önüne serdi.

Salondan Yükselen Sesler: “Laiklik Kalksın” Sloganı ve Anlamı

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konuşmasının en çok dikkat çeken anlarından biri, eleştirilerini sıraladığı sırada salonda bulunan dinleyicilerden bir grubun “Laiklik kalksın” şeklinde slogan atması oldu. Bu slogan, konuşmanın yarattığı etkinin ötesinde, kendi başına bir tartışma konusu haline geldi. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu ilkelerinden ve anayasanın değiştirilemez maddelerinden biri olan laikliğin hedef alınması, siyasi arenada ve kamuoyunda geniş yankı buldu. Bu olay, toplumun bir kesiminde laiklik ilkesinin uygulanış biçimine yönelik radikal bir memnuniyetsizliğin varlığını gösterirken, diğer bir kesimde ise anayasal düzene yönelik bir tehdit olarak algılandı ve büyük bir endişeyle karşılandı.

Söz konusu slogan, Türkiye’de laikliğin tanımı ve kapsamı üzerine on yıllardır süren felsefi ve siyasi tartışmaları da yeniden öne çıkardı. Bir taraf laikliği, devletin tüm din ve inançlara eşit mesafede durduğu, din ve vicdan özgürlüğünü güvence altına alan bir ilke olarak savunurken; diğer bir taraf ise mevcut uygulamanın dini hayatı kamusal alandan dışlayan katı bir yorum olduğunu iddia ediyor. Salondan yükselen bu ses, ikinci görüşün en uç noktasını temsil ederek, siyasi tansiyonun daha da yükselmesine neden oldu.

Siyasi Argümanların Merkezinde: “28 Şubat” Referansı

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, eleştirdiği kesimleri tanımlamak için “28 Şubat heveslisi” ifadesini kullanması, tesadüfi bir seçim değildi. 28 Şubat 1997’de yaşanan ve “post-modern darbe” olarak adlandırılan süreç, Refah Partisi liderliğindeki koalisyon hükümetinin askeri ve bürokratik baskılar sonucu istifaya zorlandığı bir dönemi ifade etmektedir. Bu süreç, özellikle başörtüsü yasağı gibi uygulamalarla muhafazakâr kesimin hafızasında derin yaralar açmıştır. Dolayısıyla, Erdoğan bu referansla, günümüzdeki eleştirilerin de tıpkı o dönemdeki gibi, halkın değerlerine ve inanç özgürlüğüne yönelik antidemokratik bir müdahale arzusu taşıdığını ima etmektedir. Bu strateji, kendi siyasi tabanını konsolide etmeyi ve karşıt görüşleri gayrimeşru bir zemine oturtmayı amaçlamaktadır.

Bu referans, siyasi rakiplerini darbeci zihniyetle özdeşleştirerek, mevcut tartışmayı basit bir eğitim politikası eleştirisinden çıkarıp bir demokrasi ve meşruiyet mücadelesi bağlamına taşımaktadır. Eleştirilerin odağındaki gruplar ise bu benzetmeyi reddederek, asıl amaçlarının anayasal bir ilke olan laik eğitimin korunması ve tüm öğrencilerin bilimsel, rasyonel bir eğitim almasının sağlanması olduğunu belirtiyor. Bu karşılıklı suçlamalar, taraflar arasındaki diyaloğu zorlaştırarak kutuplaşmayı daha da derinleştiriyor.

Eğitim, Kimlik ve Değerler: Bitmeyen Tartışma

Yaşanan bu son olay, Türkiye’de eğitimin sadece bir bilgi aktarım süreci olarak görülmediğini, aynı zamanda bir kimlik ve değerler inşa alanı olarak kabul edildiğini bir kez daha gösterdi. Okullarda hangi değerlerin öğretileceği, müfredatın içeriği, dini ve milli sembollerin kamusal alandaki yeri gibi konular, ülkenin en temel siyasi ve kültürel çatışma alanlarını oluşturmaya devam ediyor. Bir yanda eğitimi, modern ve seküler bir vatandaş kimliği inşa etmenin aracı olarak görenler bulunurken; diğer yanda ise eğitimi, milli ve manevi değerlerle donatılmış, kendi tarihine ve inancına bağlı nesiller yetiştirmenin bir yolu olarak tanımlayanlar yer alıyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konuşması ve salondaki tepkiler, bu iki farklı eğitim ve toplum vizyonu arasındaki mücadelenin somut bir yansıması olarak okunabilir. Bu tartışmanın önümüzdeki dönemde de hem siyasetin hem de toplumun ana gündem maddelerinden biri olmaya devam edeceği açıktır. Tarafların keskinleşen pozisyonları, uzlaşı zeminini daraltırken, eğitim sistemi üzerinden yürüyen bu kültürel mücadelenin ülkenin geleceğini nasıl şekillendireceği merak konusudur.

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir