Mülkiyet Hakkı ve Kentsel Dönüşüm Çıkmazı: Evlerini Boşaltmayan Vatandaşların Direnişi
Türkiye’nin büyük metropollerinde, kentsel dönüşüm adı altında yürütülen projeler, devletin güvenlik ve modernleşme vizyonu ile vatandaşın anayasal mülkiyet hakkı arasında derin bir gerilime sahne oluyor. Yıllarca emek vererek sahip oldukları evlerinin bir idari kararla ‘riskli yapı’ ilan edilmesi ve ardından gelen tahliye tebligatlarıyla karşı karşıya kalan yüzlerce aile, ‘Binalarımızı zorla boşaltmayız’ diyerek seslerini duyurmaya çalışıyor. Bu direniş, sadece bir barınma hakkı mücadelesi değil, aynı zamanda anıların, komşuluk ilişkilerinin ve adalet arayışının da bir yansıması olarak öne çıkıyor.
Kentsel Dönüşümün Yasal Zemini ve ‘Riskli Yapı’ Gerçeği
Türkiye’de kentsel dönüşümün yasal çerçevesini büyük ölçüde 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun belirlemektedir. Bu kanun, olası bir deprem felaketine karşı dayanıksız olduğu tespit edilen binaların, yani ‘riskli yapıların’ hızla yıkılarak yeniden inşa edilmesini amaçlamaktadır. Süreç, genellikle Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı tarafından lisanslandırılmış kurumların bir binada yaptığı teknik inceleme ile başlar. Hazırlanan rapor, yapının riskli olduğunu teyit ederse, tapu kütüğüne şerh konulur ve mülk sahiplerine binalarını yıkmaları için genellikle 60 günden az olmamak üzere bir süre tanınır. Bu sürenin sonunda bina yıkılmazsa, idare tarafından yıkım işlemleri başlatılır ve masraflar mülk sahiplerinden tahsil edilir.
Yetkililer, bu sürecin can güvenliğini sağlamak ve şehirleri afetlere karşı daha dirençli hale getirmek için zorunlu olduğunu vurgulamaktadır. Ancak kağıt üzerinde makul görünen bu süreç, pratikte birçok sorunu beraberinde getirmektedir. Vatandaşlar, riskli yapı tespit raporlarının şeffaf olmadığını, yeterli inceleme yapılmadan hazırlandığını ve bazen de değerli arazilerdeki binaları dönüşüme sokmak için bir araç olarak kullanıldığını iddia etmektedir.
Direnişin Arkasındaki Sosyal ve Ekonomik Nedenler
Vatandaşların tahliye kararlarına karşı direnmelerinin temelinde yatan nedenler oldukça çeşitlidir. Bunların başında ekonomik endişeler gelmektedir. Kentsel dönüşüm sonrasında ortaya çıkan yeni dairelerin maliyeti, mevcut mülk sahiplerinin karşılayamayacağı boyutlarda olabilmektedir. Müteahhit firmalar veya TOKİ tarafından sunulan anlaşmalar, vatandaşları on yıllarca sürecek borçların altına sokabilmekte veya mevcut dairelerinden çok daha küçük evlere razı olmaya zorlayabilmektedir. Özellikle emekliler ve dar gelirli aileler için bu durum, ev sahibi iken kiracı durumuna düşme veya borç batağına saplanma korkusu anlamına gelmektedir.
Bir diğer önemli faktör ise sosyal doku ve aidiyet hissidir. Yıllardır aynı mahallede yaşayan, komşuluk ilişkileri kurmuş insanlar için evleri sadece betondan bir yapı değildir. O binalar, bir ömrün anılarını, sevinçlerini ve hüzünlerini barındırır. Kentsel dönüşüm, bu köklü sosyal bağları koparma ve insanları tanımadıkları, aidiyet hissetmedikleri yeni bölgelere savurma potansiyeli taşımaktadır. Bu nedenle direniş, sadece mülkiyetin değil, aynı zamanda bir yaşam biçiminin ve toplumsal hafızanın da savunulmasıdır.
Hukuki Mücadele ve ‘Rant’ Tartışmaları
Mülk sahipleri, haklarını korumak için genellikle hukuki yollara başvurmaktadır. İdare mahkemelerinde ‘riskli yapı’ kararının iptali için davalar açılmakta, raporların bilimsel ve teknik yeterliliği sorgulanmaktadır. Ancak yargı süreçlerinin uzun ve masraflı olması, vatandaşlar için caydırıcı bir faktör olabilmektedir. Buna rağmen, hukukun üstünlüğüne inanan birçok hak sahibi, sonuna kadar mücadele etmekte kararlıdır.
Bu mücadelenin arka planında ise sıkça dile getirilen ‘rant’ iddiaları bulunmaktadır. Özellikle şehrin merkezi ve değerli konumlarındaki dönüşüm projelerinin, kamu yararından çok belirli inşaat şirketlerine veya yatırımcılara fayda sağladığı eleştirileri yapılmaktadır. Vatandaşlar, evlerinin deprem riskinden ziyade, bulundukları arazinin yüksek değeri nedeniyle hedef alındığını düşünmektedir. Bu durum, sürece olan güveni temelden sarsmakta ve ‘evimizi ranta kurban etmeyiz’ sloganıyla özetlenen bir tepkiye neden olmaktadır.
Sonuç olarak, kentsel dönüşüm projelerinde yaşanan tahliye krizleri, Türkiye’nin şehirleşme politikasının en karmaşık ve hassas konularından birini oluşturmaktadır. Bir yanda afetlere karşı güvenli yapılar inşa etme hedefi, diğer yanda ise vatandaşların mülkiyet hakkı, ekonomik güvencesi ve sosyal bağları bulunmaktadır. Bu denklemin adil bir çözüme kavuşabilmesi, sürecin daha şeffaf, katılımcı ve hakkaniyetli bir temelde yürütülmesine bağlıdır. Aksi takdirde, her tahliye kararı, devlet ile vatandaşı karşı karşıya getiren yeni bir toplumsal gerilim odağı olmaya devam edecektir.
